Kitapların yakılıp yok edilmesini, yasaklanmasını gözümüzün önüne getirmek için çok gerilere gitmemize gerek yok; ne yazık ki yaşadığımız çağ bu korkunçluğu hissetmemizi kolaylaştıracak özellikleri barındırıyor.Bu insanlığın yeni bir huyu değil; insanlar karanlıkta kaldığında meşaleleri aydınlatmak için değil, korktuğunu yakıp yok etmek dürtüsüyle kullanıyor: MÖ 3. yüzyıllın sonlarında İskenderiye Kütüphanesi yakılıp öyle bir yok edildi ki Atlantis gibi gerçekliğini hayal edemediğimiz bir medeniyet parçası olarak geçmişte kaldı. Bu durum, bilgiyi kontrol et ya da yok et mantığının kitaplara ateşle yaklaş ve yak şeklini alışının en eski örneklerinden biridir.
Küller insanlığın geçmişinde gömülü kalsa da bu tarz bir olayın daha kötüsünün geleceğimizi sardığını düşünün, kitap bulundurmanın yasak olduğu, cezasının kitapların yakılarak verildiği ve insanların büyük ekranların karşısında sersemleştirildiği bir totaliter sistemi hayal edin. Sanırım şu an bunu hayal etmekte çok zorlanmadınız. Ama yazar Ray Bradbury bunu televizyonun yeni doğduğu zamanlarda Amerikan toplumunun olası geleceği olarak 1953 yıllarında ileri görüşlülükle hayal edip yazmış.
“Pazartesi günleri Millay, çarşamba günleri Whitman, cuma Faulkner, yak kül olsun, sonra küllerini yak. Bu bizim resmi sloganımız.”
“Eğer politik bakımdan mutsuz bir adam istemiyorsan, kaygılandıracak bir soruda ona iki bakış açısı verme, birini ver. Daha da iyisi hiç verme. Bırak savaş gibi bir şeyin var olduğunu unutsun…Onları patlamalarına neden olmayacak bilgilerle doldur, öyle lanet olası ‘olaylarla’ tıka basa yap ki, kendilerini bilgiyle gerçekten “zeki” hissetsinler…”
İsmini kitap kağıtlarının yandığı sıcaklık derecesinden alan Fahrenheit 451 türünün diğer örnekleri Cesur Yeni Dünya ve 1984 gibi bir distopya eseridir. Olaylar, gelecekte bir zamanda Amerika’da itfaiyecilerin temel görevinin kitap yakmak olduğu totaliter bir sistemde geçmektedir. Çünkü artık evler o kadar dayanıklıdır ki yanmaz ve itfaiyeciler ateş söndürmekle değil toplumu düzenlemenin bir aracı olarak güç uygulamakla görevlidir. Ana karakterimiz Guy Montag’da bir itfaiye görevlisidir. Etrafındaki her şeyi gözlemleyip sorgulayan genç bir kızla tanışır ve onunla geçirdiği süre boyunca hayatına, yaptığı işe ve topluma farklı bir gözle bakmaya başlar. Bu süreç onu sistemle mücadale edeceği bir noktaya getirir.
“Belki kitaplar bizi yarım da olsa mağaralarımızdan çıkartabilirler. Belki bizi aynı çılgın yanılgılara, hatalara düşmekten alıkoyabilirler.”
“Sana gereken kitaplar değil, bir zamanlar kitapların içinde olan bazı şeyler… Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlara unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız.”
Distopya kitaplarının esin kaynağına baktığımızda arka planda politik ve ekonomik olarak kırılma noktasına denk gelmiş siyasi tarihten noktalar görürüz. Cesur Yeni Dünya’da Wall Street’in çöktüğü, yüksek işsizlik oranları ve Keynesyen politikaları ile 1929’ların dünyasından bakan olası bir gelecek tahayyüllü görürüz. Fahrenheit 451’de ise II. Dünya Savaşı sonrası toplumsal travmaların, atom bombalarının, komünist avı altında fişlemelerin ve gelişen teknolojilerle değişip kırılmaya başlayan toplumsal yapının tohumlarının atıldığı bir dönemin öngürüleri yatar. 60 yılın ardından kitap artık bir gelecek senaryosu olmaktan çıkıp bugünleri anlatıyor bize. Büyük plazma televizyonlar ile mutluluğun saplantı haline getirtildiği uyuşmuş insanlar, taktıkları kulaklıklar ile tercih ettikleri dışında bir şey duymaya korkanlar ve bütün bunların bilincinde olup sistemi var edenler ile bundan çıkış yolu arayanlar…Böylesi bir toplumda en başta korkulan şey kitap oluyor. Ancak eser bilginin ve fikirlerin kitapların da ötesinde olduğunu kanıtlar bir şekilde olayları bağlıyor.
“Her insan bir diğerinin sureti olunca herkes mutlu olur, ortada çekinilecek, korkulacak, herkesin kendisini yargılanmasına yol açacak dağlar yoktur. Bitişik evdeki kitap dolu bir silahtır. Yak gitsin. Silahtan kurşunu çıkar…İyi okumuş bir adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir ki?”
Her ne kadar kitapların yakılmasına dayanan bir sistem eleştirisi olsa da bir yandan da kitaplar üzerine bir güzelleme var eserde. Yazarın kitabın önsözünde bahsettiği gibi küçüklüğünden beri kitaplara karşı duyduğu tutku okuyucuya geçiyor. Bu nedenle varlığını kanıksadığımız kitapların yokluğu ve bu şekilde yetişen nice nesiller ile herkesin robotlaştığı bir dünya resmi çok daha ürkütücü hale geliyor. Düşünsenize arada açıp küçük bir kısmını okuduğunuz, hayatınızı değiştirdiğini düşündüğünüz o en sevdiğiniz kitap yakıp yok edilmiş ve dünyada hiçbir örneği bile yok. Bu arada da her şeyin yüzeyselleştiği bir toplumda var olmaya çalışıyorsunuz.
“İnsanlığın en harikulade şeyi bu; hiçbir zaman, her şeyi yeniden yapılmasını engelleyecek kadar cesaretsizliğe veya iğrentiye kapılmaması, çünkü yaptığı işin ne kadar önemli ve yapmaya değer olduğunu bilir.”
Kitabın esin kaynağı ve fikri çok ilgi çekici, ancak yazarın yazım stili benim çok okumaktan zevk aldığım bir tarzda değil. Üzerine de başarısız ve hatalarla dolu bir çeviri olunca okumak gerçekten çok zorlaştı. Kitapta, ne kadar gelecekte geçse bile, ne yazık ki kadın karakterler 50’lerin kadın profilindeki klişelerle yüzeysel anlatılmış ve bu tarz diyalogları rahatsız edici buldum. Kitap yer yer Cesur Yeni Dünya’yı anımsattı bana. İkisinde de en bilge olanlar, monologları ile kahramanımızı aydınlatanlar ve sistemi uygulayanlar bir numaralı kötü karakterler. İkisinde de zevk ve mutlulukla uyuşturulup kontrol altına alınmış bir toplum var ve kadın karakterler ilham veren görevde. Kahramanlarımız toplumla uyum sağlayamayan, toplumu sorgulayan ve mutsuzluk içinde bir çözüm arayışındalar. Fahrenheit 451’in dayandığı fikir hoşuma gittiği için keşke karakterlerin yapısı ve yazı dili daha farklı olsaydı diye düşündüm, o zaman benim için çok daha özel bir roman olabilirdi. Ancak ne olursa olsun verdiği mesaj çok çarpıcı ve sadece bu yüzden bile okunması gereken bir kitap. (İmkanınız varsa İngilizce kaynaktan okumanızı tavsiye ederim.)







