Hakkari’de Bir Mevsim’i almak için Dost Kitabevi’ne yaptığım yolculuktan elimde Ferit Edgü’nün bir başka kitabı ile dönmem, açık söylemek gerekirse, muhakkak bir Edgü kitabı almalıyım düşüncesinden değildi. Tam da kitapçıda ne aradığını biliyor olmanın verdiği sevinç yerini kitabı bulamamanın yarattığı öfkeye bırakmışken o ilk karşılaşma anında Yazmak Eylemi’nin beni cezbeden yanı alt başlığı oldu: bir toplumsal/siyasal olay üzerine 101 çeşitleme. Sel Yayınları’ndan 11. baskısını yapmış bir deneme kitaptı bu ve arka kapağıyla okuyucuya, yani bana, “yazının sınırsız olanaklarını sunuyor”du. Heyecanlanmıştım. Hakkari’yi en azından şimdilik unutmuş, öfkemi ise tamamen es geçmiştim. 1980 yılında yaşanmış tek bir olay üzerine 101 değişik metni okuma fikrine kapılmıştım artık. Kitapla ilişkimiz kısa süre önce bitti. An itibariyle, kendisiyle ilgili duygularım “karışık.” Bu vesileyle, hem kitabı tanıtma hem de kesin bir yargıya varmakta zorlanma sebeplerimi anlatmayı umuyorum.
Ferit Edgü Önsöz’de kitaba ilham veren fikri nereden aldığını anlatıyor. Yazar, yıllar önce (1970’lerin ikinci yarısı olmalı) Raymond Queneau’nun Exercises de Style (Üslup Alıştırmaları) kitabını Fransızcadan Türkçeye çevirme girişiminde bulunuyor ancak “Fransız dilinin olanak ve yetenekleri içinde düşünülmüş bu metinlerden birçoğunu Türkçeye çevirmenin olanağı olmadığına” karar kılıyor ve çevirmekten vazgeçiyor. (Yıllar sonra 2003’te söz konusu kitap Sel Yayıncılık tarafından Armağan Ekici’nin çevirisiyle Türkçe yayımlanıyor.) Queneau’nun kitabında Paris’te bir otobüste geçen, düşsel, yalın bir olayın yüz değişik üslupta anlatmasından ilham alan Edgü böylesi bir alıştırmayı çeviri bir metin üzerinden yapmaktansa Türkçe olarak düşünmek ve yaratmanın, ve hatta belki de kaynak olayın Türkiye kökenli olmasının bu çalışma için daha elverişli olacağına kanaat getiriyor:
“Böylesi olaylar eksik değildi. Ne var ki iki yıl boyunca herkesin bildiği ve bu tur üslup çeşitlemesine olanak veren bir olay bulup çıkaramadım. İçinde yaşadığımız ‘traji-komik’ günlerde olayları tek tek ele aldığımda, daha çok trajik nitelikler ağır basıyordu. Bu da kimi gülümsetici üslupları denememi önlüyordu.” (s. 7)
Bunun üzerine, Edgü, iki yıllık bir arayışın ardından halkın tanığı olduğu ve dolayısıyla özdeşlik kurabileceği bir olayı konu olarak seçmeye karar veriyor. 1980 yılının 14 Şubat Perşembe günü bir grup devrimcinin (önsözün bu noktasında, “devrimci” sözcüğünün hemen akabinde bir ? getirerek tarafsızlığını ya da bu tür gruplara karşı tavrını ortaya koyan bir müdahale yapıyor Edgü) Istanbul’un birçok semtinde esnafı kepenklerini kapatmaya zorlaması olayını seçiyor. Queneau’nun yaptığı gibi sanatçının düş gücünden doğan değil, yaşanılan, tanığı olunan ve sonuçları herkesi ilgilendiren bir olay seçmek istemesinin nedeni de herkesin değişen üslubunu olay üzerinden yazma eylemiyle ortaya koymak. Edgü, okuyana bir olayın birden çok yazım olanağı olduğunu göstermeye çalıştığını, gerçekliğin sayısız anlatım yolu olduğunu belgelemeyi amaçladığını söylüyor. Bu amaçlar doğrultusunda da, sadece olaya odaklılığını sürdürdüğü için ne kişiler yaratıyor, ne de bir öykü yapısı kuruyor denemelerinde, kendisinin de belirttiği gibi.
Burada, şu noktanın altını çizmekte fayda var: bu denemeyi – ya da 101 metinden oluşan çeşitlemeyi – değerli kılan da değerinden eksilten (değersizleştiren demeye dilim varmaz) de yazıldığı/şekillendiği tarih, aramıza giren 35 yıl. Yaratıcı yazım teknikleriyle ilgili olanlar ve/ya bunun dersini hazırlayanlar için üslup seçeneklerinin zenginliğini ortaya koyması bakımından beyin açıcı ve çok kıymetli bir kaynak. Mesela, “Ödev,” “Rapor,” “Mektup” ya da “Röportaj” gibi biçimsel özellikleri belirgin başlıklar üzerinden olayın anlatıldığı örneklerden; “Kekeleme” “Orospul,” “Patavatsız,” “Bozuk Ağız” gibi kişisel anlamda tanımlayıcı özelliklerin olay anlatımında nasıl bir üslupla öne çıkacağını gösteren örneklere; veya “Düz-şiir,” “Mâni,” “Aforizmalar,” “Rubâî” gibi değişik yazım türleri üzerinden olayı anlatan örneklere anlatım olanaklarının çeşitliliği önsözde vaat edildiği gibi sunuluyor. Dolayısıyla, ilk basım yılı düşünülünce, böylesi bir denemenin ardındaki fikrin orijinalliği tartışılmamalı.
“Yaz başlık CAGDAS TOPLUM VE TEROR Bugün sosyalist ülkeler dışındaki tüm ülkeler virgül terörün sultası altında yaşamaktadır nokta Ne kadar süreceği ve hangi boyutlara ulaşacağı kestirilemeyen terör virgül Latin Amerika’dan dan ayrı Avrupa’ya Japonya’ya Orta Doğu’ya yayılmış durumdadır nokta” (Yazdırma’dan, s. 50)
“Ne sabahtı, ne akşam, öğlen de değildi, öğleden önce (kuşluk vakti diyebilir miyim?) çıktım caddeye. Ana caddeye değil, bizim apartmanla ana cadde arasındaki sokağa. Dükkânların kapalı olduğunu ilk orda, görmedim, çünkü daha önceden biliyordum bugün dükkânların kapalı olacağını.” (Yordamsı’dan, s. 54)
Ancak, her ne kadar bir sonraki denemeyi merak ederek her bir sayfayı çevirdiysem de okurken, benim açımdan sorun, Edgü’nün “eylem” tanımı ile benim “yazmak eylemi”nden beklediklerimin birbirini tutmamasıydı. Diğer bir deyişle, Edgü’nün bir “eylem”i 101 farklı üslupta yazarak “yazmak eylemi”ni gerçekleştirme iddiası, daha çok yüzeyde ve biçimsel odaklı, o bakımdan da dilin eylemsel gücünü kullanmaktan uzak geldi bana. Durum, özellikle günümüz dünyasından bakınca, yani 1980 darbesini ve 80’leri yaşamış bir toplumdan (bu, özellikle kitap darbe öncesinde yazıldığı için önemli bana kalırsa), Berlin Duvarı’nın çöktüğü, 90’lar ve sonrasındaki yeni dünya düzeninde herkesin potansiyel “düşman” ya da “terörist” ilan edilebildiği ve bunun da dil üzerinden yapıldığı bir dünyadan bakınca durum özellikle böyle görünüyor.
Bu söylediğim paralelinde eklemek gerekirse, mesela, Edgü yine kitabın önsözünde diyor ki: “Bir yazar olarak, söz konusu eylemden yana ya da ona karşı olmak gibi, kolay bir ‘yandaşlık’ yolunu izlemedim. Böylesi bir yan tutma, amacıma ters düşecekti. Bu alıştırmalarda, yalnızca bir yazardım ben; ne tanık, ne de yargıç; yalnızca yazan bir kişi. Herkesin bildiği, öğrendiği bir olayı, Türkçenin olanakları içinde anlatmayı denedim, hepsi bu.” Aslında hepsi bu, değil. Elbette, yazarın kendisi için belirlediği amacın ötesinde beklentilere girmemeli ve saygı duymalı, özellikle “yandaşlık” kelimesinin günümüzde kazandığı tekil anlamı o günden bilemeyeceği için. Ancak yazmanın bir eylem işlevi görebilmesi “yalnızca yazan bir kişi” olmanın imkânsızlığında yatmıyor mu günümüzde?
Bu durum çeviri meselesinde de geçerli. Edgu bu kitabi yazdığında daha 1990’lara gelinmemiş, çeviri “sadece çevirmek,” çevirmen de “sadece çeviren” olarak düşünülüyor, tartışılıyordu. Halbuki her yazma eylemi kendi içinde manipülatif bir çeviri eylemi olabilirdi ve her çevirmen Andre Lefevere’in deyimiyle sadece çevirmiyor, yeniden yazıyordu. Bu açıdan bakılınca, Edgü’nün Queneau’nun kitabını çevirmekten vazgeçmesinin belki de çeviri ve yeniden yazma/yeniden metinsel olarak üretme ilişkisinin 80’lere kadar bu şekilde tartışılmamasından ileri geldiği düşünülebilir. Çünkü bugünden bakıldığında, Edgü’nün bu denemede tek bir olayın farklı çevirilerini yaptığını, dolayısıyla bu kez Türkçenin olanakları içinde dil içi ve üsluplar arası çeviriler yaptığını söylemek mümkün. Fakat, Edgü’nün bu çevirilerinin bütün zenginliğine ve zihin açıcı yönlerine rağmen, kendi kendini kısıtlamaları nedeniyle, benim gözümde “eylemsel” bir değeri ol(a)madığını da söylemeli. Bu nedenlerden, Yazmak Eylemi, kendi adıma, Edgü’nün eserlerine giriş için iyi bir başlangıç değildi. Hakkari’de Bir Mevsim’e bu ihaneti etmeyecektim!
About Ays.
"kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor" ile "dürtme içimdeki narı üstümde beyaz gömlek var" arasında.
Twitter •




