Kaderimde tek başına kalmak vardır belki de…
Başka bir Murakami kitabı ile karşınızdayım sevgili okurlar. Bu yazımda Ekim ayında Hüseyin Can Tekin’in Japoncadan direkt çevirisi ile raflarda yerini almış Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları eserinden bahsetmek istiyorum. Kitabın enteresan ismiyle ilgili çözümlemeyi ileriki satırlarda bulabilirsiniz.
Kitap ana karakter Tsukuru Tazaki’nin çocukluk dönemindeki yakın arkadaş grubuyla yaşadıkları ve olaylarla yüzleşmesi etrafında dönüyor. Tsukuru, beş kişilik samimi arkadaş gruplarının üçüncü erkeği olarak kendini daima diğerlerine göre daha dışarıda hisseden bir genç. Grubun diğer bütün üyelerinin isminde renk isimleri – Ak, Kara, Mavi, Kızıl – geçmesine rağmen kendi isminde renk olmamasını da bu hissiyat ile özdeşleştiriyor. Ana kırılım ise Tokyo’ya okumaya giden Tsukuru’nun gruptan çok ani ve nedeni bilinmez bir şekilde aforoz edilmesiyle yaşanıyor. Hayatta en önemli belki de tek tutkusu olan istasyon inşaa etme hayalini gerçekleştirmek için Tokyo’ya üniversite okumaya gitmiş Tsukuru, bu ani koparılışı bir türlü hazmedemiyor, kendisinin önemini sorguluyor ve neredeyse hayatla bağını koparma noktasına geliyor. Bu duygunun en güzel yansıması bence kitaptaki şu satırlarda mevcut: “Kendi değerinin arayışı içine girmek, birimi olmayan bir maddeyi ölçmeye çalışmak gibiydi. İbrenin tık diye sabit bir noktada durması asla mümkün olmuyordu.” Sonra okulda edindiği belki de tek arkadaşı olan ve “anılarını ustaca bir yerlere saklasan, iyice derine gömmüş olan bile, o anıları yaratan geçmişi silemezsin” diyen Hadia’nın sayesinde daha dengeli bir hale gelmeyi başarıyor.
Kitabın ikinci önemli dönüm noktası ise bana göre artık 35’ini geçmiş Tsukuru’nun Sara ile tanışması. Bu zamana kadar yaşadığı ve duygularının derinleşmediği diğer ilişkilerine kıyasla Sara’ya karşı çok daha özel duygular hissediyor. Bunun da etkisiyle Sara’nın Tsukuru’nun arkadaşlarıyla yüzleşmesi ve gruptan aforoz edilmesinin nedenini öğrenmesi gerektiği fikrine ikna oluyor ve Tsukuru grup arkadaşlarını ziyarete başlıyor. Bu ziyaretler Tsukuru’nun geçmişle ve kendisiyle yüzleşmesi sürecini de tetikliyor. Bu noktada daha fazla detay verirsem kitabın çarpıcılığını ve şaşırtan öyküsünün sırrını paylaşmış olacağım, o yüzden burada kesiyorum ve bu ziyaretlerin sonunda Tsukuru’nun ulaştığı ruh halinin anlatıldığı cümleleri paylaşmak istiyorum. “…Tsukuru nihayet her şeyi kabullenmeyi başarabildi. Tsukuru Tazaki ruhunun derinliklerinde anlayabiliyordu artık. İnsanların yürekleri arasındaki bağ yalnızca uyum üzerinden oluşmuyordu. Aksine, bir yaradan diğerine daha derin bağlar oluşuyordu. Acı acıyla, kırılganlık kırılganlıkla yürekleri birbirine bağlıyordu. Elemli çığlıklar olmadan suskunluk, kan toprağa akmadan affediş, insanın içini lime lime eden kayıplardan geçmeden kabulleniş mümkün değildi. İşte bu, gerçek uyumun kökünde var olan şeydi.”
Kitap şu ana kadar okuduğum diğer Murakami eserleri gibi fantastik öğeler içerse de diğerlerine göre daha gerçekçi bir noktada duruyor. Belirsizlikler mevcut, bunları yorumlamak okucuya kalmış. Murakami’nin diğer romanlarında olduğu gibi her şeyin netleşmemesi, kitabın sonunda bütün olayların çözüme ya da bir yere bağlanmaması durumu bu kitap için de geçerli. Çok enteresan ama bu tamamlanmama, yarım kalmışlık hissi uyandırmıyor bende. Bazı dostlarla yazar üstüne yaptığımız sohbetlerde bu bir problem nitelendiriliyor ama benim için öyle değil açıkçası. Ben “Doğal akış bu ve bitti” diyorum her defasında.
Murakami’nin kitaplarında mutlaka yer verdiği müzik, bu eserde de önemli oyunculardan. Kitabın isminin bir kısmı da bir klasik müzik eserinden geliyor. Franz Liszt’in Hac Yılları adlı eserinin Vatan Hasreti olarak çevrilebilecek ‘Le Mal du Pays’ kısmı, Tsukuru’nun hayatının çeşitli dönemlerine damgasını vurmuş ve her dönüm noktasında karşımıza çıkan bir parça. Bu yazıyı yazarken fonda bu beste çalıyor, sizlerle de paylaşmak isterim. Bu eser, Tsukuru’nun geçmişine yaptığı “hac” yolculuğunu da vurgulayacak şekilde kitabın başlığında da yerini alıyor.
Bu arada kitabı okurken yaşadığım trajikomik bir olayı da paylaşmadan geçemeyeceğim. Hastanede bulunmam gereken bir durum vardı ve zaman da olduğu için kitap okuyordum. O sırada bir doktor kitaba baktı, yazarın ve kitabın adını okumaya çalıştı ve her hatırladığımda beni gülümseten şu yorumu yaptı: “Ya boşver bunu, bana birisi Pucca’nın kitabını hediye etmişti, o bayağı iyi, onu oku sen.” O zaman da demiştim, rica ediyorum beni bu Türk hekimlerine emanet etmeyin.
Senenin son yazısı vesilesiyle herkese mutlu, bol kitaplı ve okumalı yeni yıllar diliyorum. Hayatınızın romanına yeni sayfalar ekleyeceğiniz bir yıl olsun.
About Gozde Benzet
Twitter •





