Sessizliğin Sesi

0

Bdapsac_48_hbu yazıda, Melani Schröter’in, başlığını kabaca Politik Söylemde Sessizlik ve Gizleme olarak çevirebileceğim Silence and Concealment in Political Discourse adlı kitabından bahsedeceğim. 2013 yılında John Benjamins Publishing tarafından basılmış bu kitabın henüz Türkçe bir baskısı yok ve yazar Almanya’dan üç spesifik örneğe odaklandığı için Türkiye’deki yayınevlerinin listesine yakın zamanda giremeyebilir. Buna rağmen kitabı benim açımdan ilgi çekici kılan ve burada bahsetmek isteme sebebim, kitabın sessizlik konusunu ele alma biçimi ve bunun üzerine düşündürdükleri. Özellikle, iletişimden anladığımızın sadece konuşmak, metinler, sözcükler, mesajlar olageldiği ve bunun yüceltildiği bir devirde sessizlik ne türlü anlamlara gelebilir? Sessiz kalan bir bireyin, ama özellikle de konuşması beklenen bir durumda bir siyasetçinin, sessizliği ne ifade eder, nasıl yorumlanmalıdır? Konuşmak her zaman gerçekten konuşmak mıdır? Bir kişi konuşarak ve aslında lafı dolandırarak da aslında “sessiz”i oynayabilir mi? Sessizliğin de bir iletişim kurma biçimi olduğunu vurgulayan Schröter, bu akademik çalışmasında bu türden sorulara cevap bulmaya çalışıyor.

demokrasi-EC92-7D12-62CBKitaba geçmeden önce, bu kitabın siyaset özelinde ve genelde Türkiye’de “sessizlik” ile kurulan garip ilişki üzerine düşündürttüğünü eklemeliyim. “Söz gümüşse sükût altındır” sözünün sadece sözde kaldığı, sessiz kalmanın çok fazla hoş görülmediği, son sözü söyleyenin sanki hep daha haklı muamelesi gördüğü ve bir de sesi fazla gür çıkanın daha güçlü sanıldığı bir ülkeden geldiğimi anımsadım. Siyasette sessizliği ile hatırladığım Mesut Yılmaz vardı, sessiz kalmanın daha çok “açıklanamayacak bir haltlar yemiş olmak”la eşdeğer olabileceğine inandığım 1990’lar sonu olmalı. Bir de, “Susma, sustukça, sıra sana gelecek” sloganını hatırlıyorum. Ama onun öncesinde 1980’lerin ikinci yarısında tekrardan açılan siyasi partilerin, 1980’deki askeri darbenin susturucu etkisini protesto amacı taşıyan sloganı “Konuşan Türkiye” vardı, değil mi? En son, haftalar önce Yalçın Akdoğan kullanmış bu ifadeyi: “Bu kadar tahammülsüz, eleştiriye kapalı bir anlayış istediği kadar oy alsın demokrat olamaz. Konuşan Türkiye’ye susturucu takmaya çalışıyorlar.” 1980’ler nere, 2015 nere? Tabii bu alıntının da hatırlattığı gibi “konuşmak” “susturmak” eylemine karşı konuşlandırılıyor. Bu doğrultuda, Twitter’in engellenmesi de bir susturucu olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla, “sessizlik” üzerine düşünürken sadece fiziksel anlamda bir sessizlik halini anlamamamız gerektiğini fark ediyoruz. “Sessizlik” sessizleşmek, sesini kesmek, konuşmayı reddetmek, susmak, sustur(ul)mak, sessizliği kırmak, ses vermek, sessiz kalmamak gibi eylemler üzerinden düşünmemiz gereken bir konu. Bütün bu listeyi düşününce, sessizlik temasını ilginç kılanın, sessizliğin taşıdığı anlamların ve dolayısıyla işlevlerin çokluğu olduğunu görüyoruz. Yani, sessizlik hem bir baskı unsuru hem de bağlamına göre baskıya direniş aracı olabilir. Kitapta alıntılanan bir örneği burada verebilirim: Warramunga toplumunda bir kadının dul kalınca iki yıl sessiz kalması, bir nevi konuşmama orucuna girmesi beklenirmiş. Bir kadın kendisine empoze edilen bu sessiz kalma halini protesto etmek için süreyi 2 yıldan 24 yıla çıkarmış. 24 yıllık suskunluk. Böylece, sessizliğin o toplumda nasıl bir baskı unsuru olduğunu, yine sessiz kalarak ama bu süreyi 12 katına kendi iradesiyle çıkararak göstermiş oluyor. Bu kadın 24 yıl yerine mesela sadece bir 3 yıl daha fazladan (totalde 5 yıl) sessiz kalsaydı, direnişi bu kadar güçlü, sessizliğin ne ezici olduğu anlaşılmayacaktı belki de. Dolayısıyla, “sessizlik” konusunu araştırmaya ve düşünmeye değer kılan, bağlamına göre taşıdığı anlamların ve işlevlerinin değişebilmesi.

M.ShroeterBu noktada kitaba geçersek, Schröter de tam olarak bunu vurguluyor. Sessiz kalmanın aslında bir iletişim kurma biçimi olduğunu, fakat kimin ne durumda sessiz kaldığına göre bu sessizliğin kuşku uyandırabileceğine ya da önemsenmeyeceğine dikkat çekiyor. Mesela, bir cenaze töreninde beklenti zaten yas durumuna bağlı olarak sessiz kalmak olabilir. Ya da bir alışveriş sırasında kimse sizden konuşmanızı beklemeyecektir. Fakat birisi size bir soru sorduğunda sizin cevap vermemeniz “kabalık” olarak algılanabilir, tabi bu da sorunun içeriğine göre değişir. Mesela, emaille size bir davet gönderen ve evet ya da hayır cevabı bekleyen arkadaşınız için sessiz kalmanız doğrudan “ret” olarak yorumlanabilecekken başka bir durumda bu illa ki bir “hayır” anlamına gelmeyebilir. Bu gibi gündelik iletişim örnekleri dışında siyasetçiler açısından sessizlik, özellikle demokrasinin ve şeffaflığın norm olarak kabul edildiği ülkelerde, Schröter’in de vurguladığı gibi, şüpheyle yaklaşılan ve özellikle de bir “açıklama” ya da “taraf tutma”nın beklendiği durumlarda siyasetçiyi yoğun eleştirilere maruz bırakan bir durum. Schröter, kitabındaki üç örnekten ikisinde skandal olarak anımsanan iki olaya odaklanırken, üçüncüsünde ise Angela Merkel’in manipülatif bulunan sessizliğine bakıyor, görüyoruz ki sonunda Merkel gene tuttuğunu koparıyor. Burada, ayrıntı olarak gelebilecek fakat ilgilisi için önem arz edecek bir husus var, eklemeli. Schröter, bu incelediği olaylarda neyin “sessiz/suskun kalma” örneği olarak kayda geçeceğine dair bir dedektiflik işine soyunmuyor. Bu noktada kullandığı bir yöntemsel terim var: metadiscourse. Üstsöylem olarak çevirebiliriz. Üstsöylem, bir söylem üzerine yapılan değerlendirmeler bütünü olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla, gazeteciler ve yorumcular tarafından “sessiz kalma halleri” olarak saptanmış ve tartışılmış, bu şekilde kamuoyunu meşgul etmiş olmaları seçilmiş üç olayın ortak yanı. Herbir olayın ayrıntısı çok fazla, o nedenle burada son derece kısaltarak özet geçeceğim.

Birinci olay, Alman Muhafazakar Partisi’ne 1990’lar başında yapılan ama kayda geçmeyen ve 1999’ta bir şekilde ortaya çıkan bağışlarla ilgili bir skandal. Bu haberle, partinin gizli banka hesapları olduğu ve kim tarafından bağışlandığı bilinmeyen 2 milyon Alman Markı’nın parti yönetimi tarafından kabul edildiği ortaya çıkıyor. Kamuoyunda asıl merak konusu olan, bağışçıların adları ve bu bağışların o dönemde hükümetin aldığı çeşitli özelleştirme kararlarında etkili olup olmadığı idi. Skandalın patlak vermesiyle, bütün gözler o dönem partinin başında olan Hermut Kohl’a çevriliyor ve açılan soruşturmada da kişilerin isimlerini sunması istenen kişi yine Kohl oluyor. İlginç bir şekilde, Kohl, suçunu kabul ediyor ama bütün sorgulamalara rağmen bağışçıların ismini vermeyi reddediyor. Hatta savcıların sorularını cevaplarken, bu isimleri asla açıklayamayacağını, bağışları kabul ederken namus sözü verdiğini ve aslında bu isimleri vermeyerek ne kadar sözünün eri bir adam olduğunu gösterdiğini iddia ediyor. Bu örnekteki çarpıcı husus, Kohl’un sessizliği diye bir şeyden doğrudan bahsedemeyeceğimiz. Burada, sessizliğin türleri olduğu noktası öne çıkıyor. Belli bir konuda cevabınız istenirken siz susmayıp bir cevap olarak, sizden beklenen üzerine değil, lafı çarpıtarak (manipulation) başka bir konudan bahsedince cevap vermekten kaçınmış (evasion), dolayısıyla dolaylı olarak sessiz kalmış oluyorsunuz aslında Schröter’e göre.

Uwe Barschel
Uwe Barschel

İkinci olay ise, Almanya’nın Watergate’i ve Alman tarihinin en rahatsız edici skandalı olarak geçen Barschel skandalı. Yine olayın çok boyutu var fakat özetin özeti olarak geçecek olursak, 13 Eylül 1987’de Schleswig-Holstein eyaletinde seçimler yapılıyor. Eyaletin Muhafazakar parti tabanı güçlü ve partinin başındaki Uwe Barschel denen kişi yeniden seçilmeyi umuyor. Fakat seçimlerden yaklaşık bir hafta önce, Der Spiegel’de Muhafazakar Parti’nin, Sosyalist Parti adayı Björn Enghölm’e karşı bir karalama kampanyasına giriştiğine dair bir haber çıkıyor. Seçimlerden sonra, bu iddiayı destekleyen belgelerin yer aldığı bir haber daha yapıyor aynı gazete. İki hafta sonra Muhafazakar Parti adayı Barschel istifa ediyor ve akabinde bir soruşturma açılıyor. Fakat çok geçmeden 11 Ekim’de Barschel otel odasında ölü bulunuyor. Ertesi yıl 8 Mayıs 1988’te seçimler yenileniyor ve bu kez zafer Sosyalist Parti’nin ve aynı zamanda skandalın mağduru görünen Björn’ün oluyor. Sonra olaylar öyle bir karışıyor ki Sosyalist Parti’nin ilk yapılan seçimlerden önce kendilerine karşı kurulan kumpastan haberdar oldukları fakat haberdar değilmiş gibi davrandıkları ortaya çıkıyor. Bu olayın ilginç yanı ise, bilgi aktarımının olması ihtimali Sosyalistleri de soruşturmaya dahil edeceği için aralarında geçen konuşmaları gizlemeleri ve aslında “sessiz” kaldıklarını iddia etmeleri. Fakat aksini iddia etmeleri ve çelişkili ifadeleri sonrasında dikkatleri daha fazla üzerlerine çekiyorlar.

Angela Merkel
Angela Merkel

Üçüncü vaka olarak, Schröter tek bir olaya değil, Angela Merkel’in birden fazla durumda sessizliği manipülatif bir sözünü geçirme stratejisi olarak kullanmasına bakıyor. Örnek olarak, Alman askerlerinin Afganistan’da sivilleri öldürmesi sonrasındaki sessizliği, Yunanistan’daki borç krizinin seyri konusundaki sessizliği, vergi reformuyla ilgili planlar üzerine konuşmaması, kendi adayı Horst Köhler’in istifasıyla sonuçlanan olaylar dizisi öncesindeki, adeta istifasını talep etmek anlamına gelen, sessizliği verilebilir. Schröter, yorumcular arasında bu sessizliğin bazen “pasiflik,” bazense “strateji yoksunluğu” olarak yorumlandığını belirtiyor. Ve bu yorumların kimi durumlarda Merkel’in kadın olması ile de ilgili olduğu noktasına dikkat çekiyor. Bir erkeğin sessizliği “güçsüzlük” ya da “pasiflik” olarak yorumlanmazken, kadınınki devletin başında bile olsanız yine cinsiyetiniz üzerinden tartışılabiliyor. Fakat bütün bu tartışmalara rağmen, sessiz kalarak ve bu yüzden eleştirilerek de olsa pek çok durumda Merkel’in istediği sonuca ulaştığını görüyoruz.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi, sessizlik bağlamına bağlı olarak farklı anlamlar kazanıyor. Sessizliğin de bir sesi olduğunu hatırlatan Schröter’in analizi aslında siyasetçilerin dünyanın her yerinde sessizliği de, konuşmayı da kendi amaçlarına göre kullandıklarını göstermesi açısından evrensel nitelikte. Aynı zamanda Türkiye üzerine benzer çalışmalar yapılması için de ilham verici.

seventh-seal-1762
Bonus: Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür (1957) filminden Tanrı’nın sessizliği üzerine Azrail’le geçen konuşma. “Gecenin karanlığında O’na ağlıyorum ama orada kimse yok sanki.”

 

About Ays.
"kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor" ile "dürtme içimdeki narı üstümde beyaz gömlek var" arasında.

Okudukça paylaşmak için!
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir