“Anı, edebiyatta kişisel yaşantının bütünü veya belli bölümlerini ya da bu dönemlerdeki gözlemleri dile getirmek amacıyla yazılmış metinlerdir.”
Bu tanım Özgür Ansiklopedi Wikipedia’ya “Anı” yazdığınızda okuyacağınız açıklamanın ilk cümlesini oluşturuyor. İlkokuldan başlayarak üniversitenin bitimine kadar zorunlu ya da seçmeli bir biçimde alınan, Türkçe, Türk Dili, Türk Edebiyatı derslerinin içinde muhakkak konusu geçen bu türün ders kitaplarında da benzer bir biçimde yorumlandığını söylemek mümkün.
Anı türünü sadece edebiyat alt başlığı altında incelemek, türün ortaya çıkardığı bilgiyi çoğunlukla ikinci plana itiyor. Oysa ki hatırat dediğimiz yapıtlar, bugün çoğunlukla tarih alanında verilmiş eserlerin de kaynağını oluşturuyor. Bugün ele alacağım, Falih Rıfkı Atay’ın Batış Yılları’nı da bu minvâlde değerlendirmek, yani onu bir edebiyat eserinden ziyade tarihsel bir metin olarak görmek ve kritiğini de bunun üzerinden yapmak gerektiğini düşünüyorum. (Alanlar arasında bu kadar keskin bir ayrım yapmanın çok da gerekli olup olmadığı tartışmaya gayet açık, ancak sanırım edebi bir yorum sunamayacağım için özellikle bu noktaya dikkat çekmek istedim.)
Tarihsel açıdan baktığımızda, anı türünü yorumlamak oldukça güç bir iş. Aynı şey, sosyal bilimlerin her türünde bugün sıkça kullanılan sözlü tarih çalışmaları için de geçerlidir. Bunun ne kadar sorun edilmesi gerektiği, okuyucunun ya da araştırmacının neye ulaşmak istediğiyle yakından ilişkilidir. Ancak, amaç bir dönemle ilgili bilgiye ulaşmaksa, bu araştırma yöntemlerinin objektiflik ve gerçeklik açısından sorgulanabilir olduğu da ortada.
Anılar, ideolojiden de, kimlikten de, yaşanan günden de asla bağımsız değildir. Kendi kişisel hikâyemizde neyi hatırladığımız ve neyi ön plana çıkarmak istediğimiz, sıklıkla bu koşullar tarafından belirlenir. Bazen, geçmişi hatırlayıp yazış biçimimiz, yaşadığımızdan ziyade, inandığımız söylemleri tekrar tekrar üretir. Falih Rıfkı Atay’ın Batış Yılları’nın özellikle siyasi kısımlarını da bu pencereden okumak gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarının siyasi gelişmelerini ve bu yıllarda yaşadıklarını aktardığı yazılarından derlenen bu kitapta Falih Rıfkı toprak kayıpları, İttihatçılık, Kemalizm gibi konularda resmi anlatıdan hiç uzaklaşmıyor. Atatürk’ün yakın arkadaşı, Çankaya, Atatürk Ne idi?, Mustafa Kemal’in Ağzından Vahdettin, Babamız Atatürk gibi eserlerin sahibi yazar, Osmanlı’nın batış devrine de, Erken Cumhuriyet döneminin penceresinden bakıyor. Osmanlı eğitim sistemi, Balkan Savaşları, ittihatçı ideoloji, din, modernlik kavramları hep bu bakış açısını yansıtıyor.
O halde, Batış Yılları, yazılmasa da çok bir şey kaybetmeyeceğimiz ve zaten siyasi tarih kitaplarında var olan bilgilerden oluşan, değersiz bir yapıt mıdır? Bu soruya yanıtım, “kesinlikle hayır” olacaktır. Batış Yılları, çok bilinen söylemleri tekrar etmekle beraber, satır aralarında dönemin yaşayışına ve geç dönem Osmanlı aydınlarının kimlik bunalımına başarılı bir biçimde ışık tutan bir eser. II. Abdülhamit ile İttihat ve Terakki dönemini kapsayan, yazarın “çocukluk ve ilk gençlik yıllarım” dediği bu dönemde, örneğin, erkeklerin akşamları kahvelerde oturduğuna, bu kahvelere yabancı bir kişi geldiğinde konuşmaların jurnalcilik tehlikesi ile hemen bıçak gibi kesildiğine, yasak yayınların nasıl okunduğuna, tarih derslerinin içeriğine, kadınların akşamları birbirleri arasında misafirliğe gidip geldiğine, liselerdeki öğretmenlerin öğrencileri ile ilişkilerine ve dönemin edebiyatına da tanık oluyorsunuz.
İdeolojik ya da bir ibret vesikası olarak tasarlanmış olsun ya da olmasın, çöküş yıllarını yaşamış Osmanlı vatandaşlarının hissiyatının güzel tasvir edildiği bölümler var. Kimi zaman geçmişe bir üzüntü ile bakarken, kimi zaman da travmatik bir geçmişi unutma ihtiyacının hissedildiği bir durum söz konusu. Hüseyin Cahit Yalçın’ın, “Eski resimleri saklamam. Her sabah aynaya baktığım zaman ne isem oyum” lafının kitaba giriş cümlesi olarak seçilmesinin ardında, yaşlılığın verdiği korku olduğu kadar, bu travmatik geçmişi bir kenara atma güdüsünün de olduğu aşikâr.
Bu geçmişin kenara atılamayıp yazılmasında elbette ki Falih Rıfkı’nın 1950’leri yaşaması ve bu yıllara ateşli bir biçimde muhalefet etmesinin rolü büyük. Yukarıda da bahsettiğim, anı ve hafızanın günün gereklerine göre şekillenmesi durumu, yine yazarın şu cümlesinde de mevcuttur: “Maksadım, bugünün ve yarının gençlerine batış ve dağılış yıllarının hikayelerini anlatmak ve onları Türkiye’nin geleceği üzerinde daha uyanık tutmaktan ibaret.” Karşı-devrim olarak nitelendirdiği bir dönemden sonra yayımlanan bu eserin içinde, geçmişteki olayların 1950’lerle karşılaştırılması da yine bunun bir sonucudur.
Yazıyı sonlandırmadan önce, bir küçük yorumum da, anı okuyucusunun algıda seçiliğine dair olacak. Nasıl ki hatıra yazarı geçmişi yazıldığı gün üzerinden yoğuruyor, okuyucu da sıklıkla okuduğu dönem üzerinden değerlendiriyor. Bu bakımdan kitabı okurken, benim ilgimi daha çok çeken, bazı şeylerin değişirken, aslında ne kadar da aynı kaldığı oldu. Bu düşüncemi bir alıntı ile örneklendirirken, bunu da anı yorumlamanın bir başka meselesi olarak dikkatlere sunuyorum, sevgili okur!
“ Bugünlerde Türkiye’de altı kişi daha asılarak idam edilecek. Dördünün suçu kadın öldürmek! Aşk değil, cinsi hırs!…Eski anlayışımızda kadın bu. Kendi başına bir yaratık değil de bizim ‘ırz’ denen bir parçamız… Şu türküye bakınız: Aman Vallahi/ Severim Billahi/Çekerim Silahı/Vururum Tallahi. Yeminin en keskini vurmak! Sebebi de sadece bunun ona sevgisi var. Ya evet, ya bıçak!…Rasgele bir erkeğin hoşuna gitti mi yanındaki kocası veya yakında polis candarma yoksa vay haline! Kendisini belki beş on dakika önce de Yenicami çeşme musluklarında abdest alırken görmüşsünüzdür. Bana kalırsa biz bu cins cinayetlerden hafifletici gerekçe denen şeyi kaldırmalıyız. Bizimkinin o gönül ve beyni altüst eden, aklı şaşırtan, insanı deliye döndüren, iradeyi eriten heyecanlı ihtirasla bir ilgisi yok. Kadını tavuk keser gibi keser ve arkasından gider kahvede üfürte püfürte çayını ve cigarasını içer.”







